Bir dünyamız vardı. Yemyeşil ovaların boylu boyunca uzandığı, dağların ormanlarla kaplı, masmavi gökyüzünün pırıl pırıl parladığı… Tenimizi, içimizi ısıtan, ne kadar altında gezsek de kanser tehdidinden korkmadığımız bir güneşimiz vardı bizim. Yakıp kavurmayan, can veren hayat veren... Bahar aylarında toprağı doyuracak kadar yağan yağmurlarımız vardı. Her damlasında yaşam taşıyan, bereket taşıyan… Yağdığında felaketler doğurmayan, her şeyi önüne katıp savurmayan.
Şimdi öyle bir dünya var ki bizde; yeşile hasret kalmış çocuklar yetiştiren, tek bir toprak görebilmek için kilometrelerce yol gidilen. Orman denebilecek yerlerin gün geçtikçe yok olduğu, her adımın beton yığınlarıyla dolduğu bir dünya…
Neden? Evet, asıl soru bu belki de, neden?